Secdenin Önemi

Secdenin Önemi

    “Namaz” kelimesi Türkçede kıyam, rüku, secde gibi kısımları olan Allah’a kulluk etmek amacıyla yapılan bir ibadeti ifade eder. Kelimenin Türkçede başka bir anlamı yoktur. “Namaz” kelimesi Arapçadaki “salat” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanılır.
Günümüzde üzülerek tanık oluyoruz ki Kuran’ı Kerimde geçen bazı Arapça kelimelerin mevcut Türkçe karşılıklarının yanlış olduğu iddia edilerek Arapça kelimelere yeni Türkçe karşılıklar verilmeye çalışılıyor. Salat (namaz) ile ilgili bu yazımda, sırasıyla secde, rüku, huşu ve salat (namaz) gibi kavramlara değineceğim. Son olarak ise Kuranı Kerim’deki Arapça kelimelere Türkçe karşılık olarak yeni anlamlar türetmenin yanlış bir davranış olduğunu ayetlerle anlatmaya çalışacağım.
İlk olarak Secde konusuyla başlayalım.
 Secde
Secde, Allah’a kulluk etmek amacıyla eğilerek yüzüstü yere kapanmaktır. Allah’ın aksi bir emir vermesi müstesna olmak kaydıyla dinen yalnızca Allah’a secde edilmesi gerekir. Yaratılmış bir varlık, kendisinden üstün yada bilgili gördüğü için yaratılmış başka bir varlığa secde etmez.
Ve meleklere: “Adem’e secde edin.” dediğimiz zaman iblis hariç, hemen secde ettiler. (İblis) direndi ve kibirlendi. Ve kafirlerden oldu.
(Bakara 34)
Yukarıdaki ayet, Allah’ın emriyle Allahtan başkasına secde edilmesinin bir örneğidir. Melekler, Adem’i kendilerinden üstün yada bilgili olarak gördükleri için değil, Allah kendilerine Adem’e secde etmelerini emrettiği için Adem’e secde etmişlerdir.
Kitabımızda Allahtan başkasına secde edilmesiyle ilgili istisnai bir örnek de Yusuf suresinde görülür.
Yusuf , babasına şöyle demişti: “Babacığım, gerçekten ben on bir yıldız, güneş ve ay gördüm. Onları bana secde eder (vaziyette, durumda) gördüm.”
(Yusuf 4)
Ve anne babasını tahtın üstüne çıkarttı. Ona secde ederek eğildiler. Yusuf şöyle dedi: “Ey babacığım! Bu, daha önceki rüyamın yorumudur. Rabbim onu hakikat kıldı. Ve beni zindandan çıkardığında ve şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra sizi çölden getirdiğinde bana ihsanda bulundu. Muhakkak ki; benim Rabbim, dilediğine lütuf sahibidir. Alîm (en iyi bilen) ve Hakîm (en iyi hüküm veren, hikmet sahibi) olan muhakkak ki; “O” dur.
(Yusuf 100)
Yukarıdaki ayette anlatılan secdeyi “Allah’a ortak koşmak” yada “kula kulluk etmek” olarak değil, Allah’ın bir hikmetiyle Yusuf’un rüyasının gerçekleşmesi olarak düşünmeliyiz.
 Yalnız Allah’a secde edilmesi gerektiğiyle ilgili ayetler:
Onu ve kavmini Allah’ın yerine güneşe secde ederken buldum. Ve şeytan, onlara yaptıklarını süslemiş ve böylece (Allah’ın) sebîlinden (yolundan) men etmiş. Bu sebeple onlar hidayette değiller.
(Neml 24)
Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, Allah’ın ayetlerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin. Eğer sadece O’na (Allah’a) kul olduysanız, onları yaratan Allah’a secde edin.
(Fussilet 37)
Yukarıdaki ayetler bize göstermektedir ki eğer sadece Allah’a kulluk ediyorsak yaratılmış olanlara değil, onları yaratan Allah’a secde etmeliyiz. Yukarıdaki ayetlerde Allah’tan başkalarına secde etmemizin bizlere yasaklanmış oluğunu görüyoruz.
Gerçeklerin açığa çıktığı gün, secde etmeye davet olunurlar. Fakat güçleri yetmez.
(Kalem 42)
Yukarıdaki ayette secde etmenin güç gerektiren bir eylem olduğunu görüyoruz.
Allah’ın Resul’ü Muhammed ve O’nunla beraber olanlar, kafirlere karşı çok şiddetli; kendi aralarında çok merhametlidirler. Onları rüku ederken, secde ederken ve Allah’tan fazl ve rıza isterken görürsün. Onların alametleri yüzlerindeki secde izleridir. İşte bunlar, onların Tevrat’taki ve İncil’deki vasıflarıdır. Filizini çıkaran sonra onu kuvvetlendiren, böylece kalınlaşan, sonunda gövdesi üzerinde yükselen, çiftçilerin hoşuna giden ekin gibidir. Onlarla kafirleri öfkelendirmek içindir. Ve Allah, onlardan iman edenlere ve salih amel yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaadetti.
(Fetih 29)
Yukarıdaki ayetten de secde ve rüku gibi eylemlerin başkaları tarafından gözlemlenebilen eylemler olduğunu anlıyoruz. ( Ayette “Onları rüku ederken, secde ederken görürsün.” ifadesi geçiyor.)
Ve artık, gecenin bir kısmında O’na secde et. Ve geceleyin uzun uzun O’nu tesbih et.
(İnsan 26)
Ve artık gecenin bir kısmında ve secdelerin arkasından O’nu tesbih et.
(Kaf 40)
Yukarıdaki ayetlerden secdenin belirli bir zaman dilimi içinde yapılabildiğini ( Ayette “Gecenin bir kısmında” ifadesi geçiyor.) ve bu süreçte birden fazla yapılabildiğini (Ayette “secdeler” ifadesi geçiyor.) anlıyoruz.
Konuyu toparlayacak olursam: Secde, güç gerektiren, başkaları tarafından gözlemlenebilen, belirli bir zaman dilimi içerisinde yapılabilen ve o zaman diliminde tekrarlanabilen bir eylemdir.
Kuran ayetlerindeki kelimelerin anlamı dışına çıkarılıp kelimelere yeni anlamlar türetilmesiyle ilgili bir örnek olarak: “Secde” kelimesinin anlamı dışına çıkarılıp kelimeye ‘teslim olmak’ anlamı verilmesini gösterebiliriz.
“Secde” kelimesine “teslim olmak” anlamı verildiğini düşündüğümüzde:
İlk olarak: Secde, güç gerektiren bir eylemdi. ‘Teslim olmak’ eylemi kişinin kendini bırakmasıdır.Yani güç gerektiren bir eylem değildir.
İkinci olarak: Secde başkaları tarafından gözlemlenebilen bir eylemdi. Oysaki bir kişinin Allah’a teslimiyetini başkaları gözleriyle gözlemleyemez.
Üçüncü olarak: Secde, belirli bir zaman dilimi içerisinde (gecenin bir kısmında) tekrarlanabilen bir eylemdi. Dinimizde teslimiyet yalnızca Allah’a olur ve Allah’a teslim olanlara “Müslüman” denilir. Allah’a olan bu teslimiyet süreklidir. Gecenin bir kısmında Allah’a teslimiyet göstermek, başka zamanlarda göstermemek olmaz.

Secde: Namazın içindeki farzlardan olan secde rükûdan sonra ayak, diz ve ellerimizle beraber alnımızı ve burnumuzu yere koyarak kapanmaktır.

Secde sözlükte “itaat, teslimiyet ve tevazu içinde eğilmek, yere kapanmak, yüzü yere sürmek” anlamına gelir. Namazın her rek`atında belirli uzuvları yere veya yere bitişik bir mahalle koyarak iki defa yere kapanmak namazın rükünlerindendir. Hz. Peygamber’in uygulamasına en uygun secde yüz, eller, dizler ve ayak parmaklarının üzerine olmak üzere yedi uzuv üzerinde yapılanıdır. Bununla birlikte bunlardan bir kısmı ile yetinildiğinde secdenin geçerli olup olmayacağı konusunda mezhepler arasında farklılıklar vardır. Hanefî mezhebinde farz olan, alnın ve ayakların hiç değilse bir ayağın yere dayanmasıdır. Burnun konması vâcip, ellerin ve dizlerin konması ise sünnettir. Tercih edilen görüşe göre, bir ayağın sadece bir parmağını veya sadece üstünü yere koymak yeterli değildir. Yine bir mazeret (özür) yokken alnı yere değdirmeden sadece burun üzerine secde yeterli olmaz.

Hanefîler’den Züfer ile Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde, yedi uzvun (eller, ayaklar, dizler ve yüz) her birinin bir kısmının yere değdirilmesi farzdır. Şâfiîler’e göre avuç içlerinin ve ayak parmaklarının alt taraflarının yere gelmesi gerekir. Mâlikî mezhebinde farz olan, secdenin alnın bir kısmı üzerinde yapılmasıdır. Özür sebebiyle bunu yapamayan ima ile secde eder. Sadece burnun üzerine secde edilmesi yeterli değildir.

Secdede ve iki secde arasında bir miktar beklemek (tume’nîne), rükûdaki tume’nînenin hükmüyle aynıdır.

Share and Enjoy

  • Facebook
  • Twitter
  • Delicious
  • LinkedIn
  • StumbleUpon
  • Add to favorites
  • Email
  • RSS

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Email
Print